Tuesday, January 05, 2010

giderken..varırken

aralık 31 ‘09, Perşembe

New York’tan ayrılırken, bir tren istasyonundan yazıyorum bu satırları…Hüzünlüyüm biraz.. Hüzün değil de..Ne bileyim, henüz adı konulmamış, adlandırılmamış “öksüz bir duygu”dayım..
Bir şehirden ayrılmak, bir sevgiliden ayrılmak gibiymiş bazen… Tam da ayrılırken söylüyorsun içindekileri! Her şey bitiyorken..Şehir de üzülüyor mudur acaba gidişime? Üzülüyordur;üzülüyordur da belli etmiyordur. Etmeyecektirdir de… … …
Ve yıl..Bitti bitecek, yaşacağı son bi’ güncük… Aslında ben nedendir bilmem, beklenilen yılı şımartma ve ona sorumluluklar yüklemekten ziyade yaşanmış yılın tadını çıkartmaktan yanayım…Güle güle’ciyim galiba;hoş geldin’ci değil. Çünkü kadehimde şarabımdır yaşamakta olduğum yıl…Yılın son günü de kadehimin son yudumu.. Beklettiğim… Tadlandırdığım..Ve bi dikişte ama “keyifle”, tüm hakkını vermişcesine yudumlayacağım.. Tamamdır, bu da tamamdır diyip kadehiyle arasındaki tüm bağlantıyı koparacağım…
Kar yağıyor.. Senaryo hazır, oyuncular hazır, seyirciler hazır..Dekor eksikti. Ve o da hazır şimdi, her yer bembeyaz. Karın yağmasını en güzel böyle öyküleyebilirdim galiba. Bazen gerçekten bi yerlerde isimsiz bir yönetmenin olduğunu düşünüyorum. Çizip karalayan, roller yükleyen, onu bunu bir anda yapan..Çokça da becerikli,büyülü;yaramaz…Tanrı mıdır bahsettiğim? Bilemiyorum, bir şeyleri somutlaştırmak gibi bir derdim de yok. İsimleştirmek,kalıplaştırmak…Tanrı fikriyle meşgul ve mutluyum ben, tabulaştırdığınız Tanrınızla değil..Ve içimdeki, yanımdaki o güç gerçekten Tanrıysa eğer, o da bizim gibi hayat dolu, yaramaz , geveze bir şeymiş aslında(: İyi de sırdaş,arkadaşız…
Bugün fark ettim, çay bardağında çay içmeyi özlemişim…Oldukça! Hatta o kırmızı beyaz ya da mavi beyaz, hani şu çay ocaklarında, kahvehanelerde olan çay altlıklarını da..
Keyfi bir başka oluyor.. Anadolu usülü oluyor,bana Anadoluyu hatırlatıyor…
Bazen soruyorum kendime,farkında olmadan sana yapılan; ya da hayır hayır sözümü tamamen geri alıp sölüyorum, sana bile bile yapılan hataları affetmek mi gerek!? Yoksa affetmemek;ama hatırlamamak da mı?Affetmek,affetmemek,hatırlamak,hatırlamamak, bunlar benim kelimelerim değil. Yokum ben bu kelimelerin içinde,bulamadım kendimi.. Bence kitabın eksik sayfalarını bulmalı Gokce..Di-li geçmişle yazılan kitabın bazı sayfaları eksiktir…Gokce kitabın yazarı kimliğine soyunup miş-li, mış-lı zamanlı hikayeler ekler onlara…Ekler, çünkü kitabı anlaması gerekmektedir…Ekler ve kitap onun inandığı bir sonla biter…Ama bu Gokce’nin kendi sonudur..Ve bu sonda bir sorun vardır.Evet evet Gokce asıl sayfaları bulmalıdır…! Asıllık yazarı bulmak mıdır…Aradan o kadar yıl geçmiştir, yazar hatırlar mıdır?
Ne kadar çok sorum varmış meğer(: Ama bunca zaman kafamda dönüp duran düşünceleri yazıya dökmek beni rahatlatıyor, düşüncelerimi var etmemi sağlıyor, onları bana kabul ettiriyor.
Bir de son günlerde kendime sorduğum bir soru var. Sahip olduğum şeylerden bu kadar uzakken onları özlemek midir öğrendiğim; yoksa özlememek midir tecrübe ettiğim? Bence ben özlememeyi öğreniyorum! Ya da şöle diyeyim, özlemeye karşı duyarsızlaşıyorum(:
Bu nasıl bir duygudur, iyi midir, kötü müdür, bilemem.Öyle sıfatsız bir duygu işte.
2009! Edindiğim en önemli şey artık bencil olmamayı öğrenmekti galiba. Kendin için yaşamamak, başkaları için üretmek..Ben insanlara gerçekten değer vermeyi öğrendim galiba. Kendi merkezimden kapı dışarı ettim kendimi. Dinlemeyi öğrendim ve susmayı.. Ne düşünüyorsan düşün seni dinlemeyi öğrendim ve de saygı duymayı…Dengeyi öğrendim, kendi terazimi edindim. Mutlu olmayı öğrendim, kendi mutluluklarımı yaratmayı… Ve gülmeye devam ettim… Eşlik ettiğin her saniyen için teşekkürü borç bilirim(;

gokce
aralık 31’09 new york’tan ayrılırken(:

No comments:

Post a Comment